Çarşamba, Nisan 27, 2016

Evim Abigail Ahern'in Blogunda! / My Home Was Feautured on Abigail Ahern's Blog




Eklektik tarzda ve dramatik iç mekanların kraliçesi Abigail Ahern evimle ilgili bana mail attığı gün havalara uçtum.  

Abigail, tıpkı Vermeer tablolarının karanlık ama vurucu atmosferleri gibi, koyu renklerin birlikteliğinin her bir rengin etkisini kuvvetlendirdiği mekanlar yaratma konusunda usta bir iç mimar. Ayrıca Güney Londra’daki Viktorya tarzı evindeki gibi koyu renklerin ışıkla buluştuğu dramatik mekanlar yaratabilmenin tüyolarını seve seve paylaşan, bu konuda Londra'da rağbet gören workshoplar düzenleyen ve stil-mekan-renkler üzerine kitaplar yazan bir tasarımcı.

Abigail Ahern’in dekorasyon konusunda risk almayı ve kendiniz olmayı öğreten ilham verici kitapları var. İlk kitabı Decorating with Style dekorasyonseverler için kült haline geldi diyebiliriz. Uzun süredir beklenen ve Daily Mail tarafından renklerin kutsal kitabı olarak tanımlanan yeni kitabı Colour ise, geçtiğimiz yılın Nisan ayında satışa çıkmıştı.











at{mine} sitesinden haberdar mısınız bilmiyorum. Üyesi olarak evinizin fotoğraflarını paylaşabileceğiniz, üyelerin birbirinin fotoğraflarını beğenip takipleşebildiği, birbirine yorum atabildiği bir oluşum. Bu siteyi, pek beğenerek takipte olduğum bazı blogger ve stylistlerin #atmine tagini kullanarak yaptığı harika paylaşımlarla keşfettim. Bu site içinde gezinmek, dünyanın her yerinden insanların, dekorasyon bloggerlarının ve tasarımcıların profillerine bakmak, kendi yükledikleri evlerinin fotoğraflarına göz atmak oldukça ilham verici. Ayrıca takip ettiğiniz kişi bir fotoğraf yüklediğinde, biri sizi takip ettiğinde veya fotoğraflarınızdan birini beğendiğinde mailinize bildirim geliyor. Ee bütün bunları zaten instagram'da da yapabiliyoruz derseniz, at{mine}'nın küçük bir dekorasyonseverler komünitesi gibi olduğunu ve bu nedenle bir bakıma daha organik olduğunu söyleyebilirim. Instagram'dan daha küçük bir görsel havuz olduğu için de beğendiğiniz hesapları takip edebilmeniz daha kolay oluyor.

Örneğin ben at{mine}'da öylesine fotoğraflarımı yüklemeye başladığım hafta, burada üyeliği bulunan Abigail Ahern fotoğraflarımı görmüş. Mail yoluyla bana ulaşarak kendi blogunda evlerin tanıtıldığı House Crush bölümünde evime yer vermek istediğini söyledi. Memnuniyetle ve heyecanla teklifini hemen kabul ettim tabii. 

House Crush sorularını cevaplama kısmı da benim için epey eğlenceliydi. Evimin en sevdiğim odası ve nedenleri, şimdiye dek en gurur duyduğum DIY projesi, başkalarına verebileceğim fotoğraf veya dekorasyon tüyoları ve bugüne kadar yapmış olduğum en büyük dekorasyon hatası veya batırdığım bir DIY projesi gibi güzel sorular cevapladım :) 

Hem benimkine hem de House Crush'taki harika başka evlere göz atmak isterseniz buraya bir tık yapıverin http://blog.abigailahern.com/house-crush/hang-out-at-monicas/

Benim at{mine}'daki hesabıma göz atmak isterseniz şuraya bir tık http://atmine.com/monicalivasinteriors

Abigail Ahern’in facebook ve instagram hesaplarına göz atmak isterseniz ise şu linklere tık tık:


When the queen of dark colours and dramatic spaces, Abigail Ahern, has found me from at{mine} and I received a special email for my house to be featured on House Crush my heart skipped a beat! I like her vision, her obsession with dark interiors, her creativity and courage... Also her guiding about being authentic, taking risk, being brave and just yourself at decoration. It is such an honour for my house to be featured on House Crush!  


Çarşamba, Mart 30, 2016

Evim, Evim Dergisi'nin Nisan 2016 Sayısında!







Son 4-5 aydır yaşadığım hengame içerisinde beni heyecanlandıran ve yerimden kaldırıp harekete geçiren bir haber almıştım. Evimin, Evim Dergisi'nin sayfalarında yer alması için çekime geleceklerdi.

Çekim Şubat ayı başında gerçekleşti. Derginin Mart sayısında yer almayı planlarken Nisan'a kayması, beni daha çok mutlu etti. Çünkü bu sayı Evim Dergisi için de özel bir sayı. Evim bu sayıyla 10. yılını kutluyor. Tüm Evim Dergisi çalışanlarını hem tebrik ediyor hem de kendilerine çok teşekkür ediyorum.
Tabii ki ayrıca teşekkür etmem gereken iki değerli insan var: Çekim gününü programlama aşamasındaki sabrıyla ve çekim sırasındaki sımsıcak sohbetiyle evimi şenlendiren yazı işleri müdürü sevgili Günseli Büyüksağış ve işlerini severek takip ettiğim, harika fotoğraflar çeken İbrahim Özbunar.

Hep evcağız dediğim bu küçük ve eski daireye 2013 yılının Nisan ayında, hiç hesapta yokken ve binbir zorlukla taşınmıştım. Üstelik bir başımaydım. Sevgilim doktora çalışması için Almanya'daydı ve dönmesine daha 11 ay vardı. Biraz mutsuz ve umutsuz hissediyordum ama ne yapalım demiştim, yeni bir mekan yeni bir başlangıç olsun bu...

Üzgün geçirilen bir iki haftadan sonra kendime kızıp şöyle cümleler kurmaya başlamıştım: Koşulların buna uygundu burayı seçtin. Sürekli şikayet ediyorsun. Buraya silah zoruyla taşınmadın ya! Umutsuzluğu bir kenara bırakıp işe koyulma kararı aldıktan sonra ise, kaloriferlerin tıkanıklığı, evi 3 kere su basması, sürekli ampullerimi patlatan voltaj düşüklüğü, durmadan sıvaların dökülmesi, akan borular, koli bandıyla kapatılmış kesik pimapen camları, kapı kasalarının kırık olması nedeniyle bir türlü kapanmayan kapılar gibi yerleştikten sonra bana teker teker yüzünü gösteren sorunların hiçbiri beni yıldıramadı.

Kendime "Elinde neler var?" dedim. Bu evde seni mutlu eden, sana iyi gelen? Etrafına bir bak. Bu evin her odasına bütün gün dolan inanılmaz bir güneş var. Ben güneşle canlanıyorum, enerji doluyorum demiyor musun yıllardır. Al sana salonda otururken bile gözünü kısmadan oturamayacağın yani istemediğin kadar güneş! Öğrencilik yıllarındaki rutubetli ve karanlık bodrum katlarından şikayet ettin yıllardır. Al sana en üst kat! İstanbul'un belki de artık sevdiğin tek köşesi, güzelim adalar tam karşında. En sevdiklerinin, Burgaz ve Heybeli'nin tam arasına koy balkon masanı! Her gün içine dolan pırıl pırıl bir deniz var, tam hizanda iki dalgakıranla sütliman olan, üzerine balıkçı takaları bağlanmış. Hepsi tam karşında!

O bahar aylarında her gün, işten eve geldiğimde çayımı alıp elimde not defterimle ve yanıbaşımda iki kedimle sıvası üzerimize dökülen balkonumda oturdum. Kuşları dinleye dinleye, gecenin ışıklarında gidip gelen son ada vapurlarına baka baka, upuzun yapılacaklar listeleri hazırladım. Bitkiler edindim. Adını hiç bilmediğim güneşsever türler keşfettim, baktım, büyüttüm, bize adeta bir güney iklimi yaşatan bu evde ben de onlarla büyüdüm. Boyalar, zımparalar yaptım, nalburlara dost oldum. Bazı günlerde ev bir atölyeye ya da bir çalışma kampına dönüyordu. Molalarda güneşte sereserpe yatan kedilerimin mutlu hallerine sevindim, onları izleyerek dinlendim. Kendime adım adım, içinde mutlu hissedeceğim bir dünya kurmaya çalıştım...

Her köşesinde emeğimin olduğu, bazı çözümleri gerçekten yoktan var ettiğim evcağızım...
İnsanların mal-mülk kavramıyla kurdukları ilişki bana hep garip gelmiştir. Bu evden, birilerinin hırsları uğruna yakın bir zamanda hiç istemediğim halde taşınmak zorunda kalacağım. Neyseki bu evde kurduğum dünyamın fotoğrafları, severek takip ettiğim bir dergide, anıları ise hep ruhumda kalacak...





Pazar, Mart 27, 2016

BUGÜN BAYRAM! / HAPPY EASTER!





Benim seremonilerini en çok sevdiğim bayram olan Paskalya geldi çattı bile. 
Bir yıl nasıl da akıp geçmiş. 
Baharın uyanışı kutlansın... Umutlar çoğalsın...













Paskalya'da hafta boyunca yenilen boyalı yumurtalar ve geleneksel çurekialar (tereyağlı çörek) bir yana, bayram gününde kuzu yemek adettendir.
Ancak ben tatlı mı tatlı ve mütevazı hardal otunun fotoğrafını çektim.
Kuzuyu yemektense, kuzunun yediklerini yemekten yanayım :)





Çarşamba, Mart 23, 2016

AVRONYES / WILD ASPARAGUS (AVRONIES)


Kim demiş kuşkonmaz aristokrat bir Fransız sebzesidir diye!

Kuşkonmazın Anadolu’nun ılıman içlerinde bile bulunabilen yabani türüne Giritliler “avronyes”, Ege kıyısında yaşayan Türkler ise “izvinye” derler.  

Kuşkonmaz isminin ise anlamca nereden geldiği malum: Yaprakları o kadar narindir ki üzerine hiçbir kuş konamadığı için bu bitkiye kuşkonmaz adını vermişler.

Aslında Anadolu’nun yaban kuşkonmazı iki çeşittir ve genelde isimleri karıştırılır. Avronyes acıdır bu nedenle acıot da denir. Bunun yanında avronyez, izvinye, sarmaşık, yaban sarmaşığı, acı sarmaşık, acı filiz, acı sürgün gibi isimleri de vardır. Kimbilir daha duyup bilmediğim ne gibi yöresel söylenişleri vardır. Asparaça denen türü ise tatlıdır. Filiz, asparaca, aspariçe, azvarace, asfaraça, tilki kuyruğu, dilkimen, tilkişen, kedirgen, ayrelli gibi söylenişleri de vardır. Tatlı olanın Akdeniz kıyı ülkelerinin kuşkonmazına  daha yakın bir tadı vardır.

İstanbul’da bulmak tabii ki zor ama yolunuz Ayvalık veya daha güney Ege pazarlarına düşerse Şubat-Mayıs ayları arasında demet demet satıldığını görürsünüz. Mevsimler normal seyrederse Nisan avronyes için en ideal aydır diyebiliriz. Son yıllarda mevsimler geciktiği için Mayıs sonuna hatta Haziran'a kadar bulunabiliyor.

Ayrıca Girit’de şöyle bir inanış vardır: Bahar gelip de bu bitkiyi yediğinde, bir yıl daha yaşamayı garanti edermişsin! Bu yüzden özellikle yaşlılar her bahar geldiğinde en az bir kez avronyes pişirip yerler ki ömürlerine bir yıl daha katılsın.




Avronyes Nasıl Pişirilir?

Bilirsiniz ne çeşit ot olursa olsun bir Egeliye bunu nasıl pişireyim diye sorduğunuzda alacağınız ilk cevap “Güzelce haşla, üzerine sızma zeytinyağı döküp limon sık ve afiyetle ye” olur. Ancak iş avronyese geldiğinde durum değişir.

Yabani kuşkonmaz Ege’de çoğunlukla kavrulup üzerine yumurta kırılarak yenir. Kuşkonmazlar en tepesindeki filizlerden başlanıp (2-3 parmak eninde) elle kırılarak ayıklanır. Kırarken “çıt çıt” diye ses duymalısınız, duymuyorsanız geri kalanı kart ve atılacak olan kısım demektir. Metal bıçakla kesmeye kalkmayın, tadı acılaşır. Körmenle (yabani pırasa) kavrulması adettendir. İncecik kıyılmış körmenler zeytinyağında kavrulur. Ancak körmeni her yerde bulamayacağınız için benim gibi taze soğan ya da pırasanın yeşil kısımlarıyla da yapabilirsiniz. Sonra ayıklayıp, yıkayıp süzdüğünüz kuşkonmazları ilave edin ve kavurmaya devam edin. Bütün bu aşamalarda da tahta kaşık kullanın çünkü metal kaşık değerse de ot acılaşır. Otlar kendi suyunu salıp çektiğinde yumuşamamışsa azıcık sıcak su ilave edebilirsiniz. Suyunu tamamen çekip yumuşadığında da üzerine yumurtalarınızı kırıp şöyle bir karıştırın. Sonra tam buğday, ekşi maya bir köy ekmeğiyle afiyetle yiyin.

Avronyesin başka birkaç pişirme şeklinden de söz edeyim. Bazı yörelerde sirkeli çorbası meşhurdur ve ilaç niyetine içilir. Zeytinyağlı yahnisi ve pilavı da yapılır. Ege köylerinde çeşitli otlar ve un bulamacıyla yapılan ve bir tür mücvere benzeyen “çalkama”ya da katılır.



Ben geçen yıl Cunda pazarından demet demet İstanbul’a taşımıştım. Sonraki haftalardan birinde beni şaşırtarak, İstanbul’da bizim semt pazarında karşıma çıktı. İş dönüşü öylesine girdiğim akşam pazarında, yaşlı bir amcanın tezgahında kenara alınmış gördüm. Amca bana bahçesinden getirdiği dereotlarını, taze soğanlarını, biberlerini gösterirken “Yok ben sadece şu arkada duran demeti alacağım” dedim. Amcanın yüzü aydınlandı, gülerek bana “Kızım sen onun ne olduğunu bilir misin?” diye sordu. “Kaç haftadır boşuna getiriyorum, burda alan çıkmaz” dedi. Sabahtan beri kimse dönüp bakmamış, merak edip sormamış bile, hafif pörsümüştü bile zavallım. Ben, hazine bulmuş gibi sırıtarak bilmez miyim dedim. Sonra tatlı bir sohbet başladı, tarifler verildi. Demeti alıp gidiyorken beni durdurup arkadaki heybesinden ismini bilmediğim, arapsaçına benzer bir ot çıkarıp elime tutuşturdu. İzvinyeleri kavurup yumurtayla pişirirken içine de mutlaka bu ottan koy diye de sıkı sıkı tembihledi.




Bu yıl baharı İzmir’de karşılıyorum. Bizim ev meselesi için Urla'ya gidip geliyorum. Urla pazarında enginarlar, turpotları, hardalotları arasında demet demet avronyesler tüm güzelliğiyle duruyordu...

Marketlerde o tuzlu sularda yumuşamış ithal kuşkonmaz konserveleri yerine, bu şifalı yerli kuşkonmazın değeri bilinmeli... 





Cuma, Mart 18, 2016

Baharın Gelişi ve Yürümek Üzerine
















5 aydır yazmamışım. Sonbahardı şimdi ilkbahar...

Yaklaşık bir aydır İzmir'deyim. Evimden, bitkilerimden, kedilerimden ve bütün diğer alışkanlıklarımdan ayrı ve uzakta... Çoğunlukla kendimden de ayrı...

Babamın geçirdiği ampütasyon ameliyatı, Urla’daki evimizin üst katının büyük bir yangınla tamamen yanması ve birtakım sonu gelmeyen bürokratik ve ekonomik başka sorunlar için daha da kalacağım buralarda. Üstelik insanlar bombalar altında ölürken bütün bunlardan şikayetçi olmak bir zul...

Eskiden olsa bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorunlara karşı büyük bir öfke duyardım, hayatı ve dünyayı suçlar, saatlerce ağlar bazen beni ve etrafımdakileri sonsuz gerginlikler sarmalına sokacağını bile bile bağırıp çağırmaktan kendimi alıkoyamazdım. Oysa her şeyin değiştiği gibi ben de değişmişim ve değişiyorum.

Benim bu hayatta hayran olduğum insan çok olur. Kimdir onlar derseniz, çok büyük, çok önemli, çok başarılı, çok kariyerli, çok güzel, çok bilgili ya da bunlar gibi çok "herhangi bir şey"li insanlar olmaz hiçbiri. Küçük farklar yaratan ama bunu sadece kendi hayatı için değil verdiği ilhamlarla diğer insanlar için de yaratabilen, ediminde görünürde küçük ama esasında büyük farklar taşıyan insanlardır bunlar.

Şu zor günlerde de eskisi gibi öfke nöbetleri geçirmekten veya üzgün ruh halimin beni ele geçirmesine izin vermektense böyle insanların hayatlarına, yaptıklarına çeviriyorum gözlerimi.

Bugünlerde ben, bazen Fukuoka’nın Ekin Sapı Devriminde’ki basit, yumuşak ama hayatı dönüştürücü bir samanının ucundayım, doğanın gerçek doğasını bu mütevazı Japondan okuyor, öğreniyorum. Bazen Defne Suman’ın önce ruh sonra kafa açıcı o içten yazılarında kendime sorular soruyorum, bazen shadow yoga gibi dengeli ama güçlü bir akışta, bazen de Werner Herzog’un “Zihnimle değil ayaklarımla yarattım, kalbime hâlâ tüm filmlerimden daha yakındır” dediği Buzda Yürüyüş kitabının -ya da gerçekten yürüdüğü için deneyiminin demeliyim- öznesiyim.

Bütün bu olup bitenleri başıma gelen birer felaket gibi değil hayatımın nadas zamanları gibi görüyorum artık. Bu nadas zamanlarında belki yol almıyor gibi görünüyorum ama toprağımı havalandırıyor, ileride kalkışacaklarım için kabuk değiştirip yenileniyorum. Hayatım aslında derinden derine bu zor zamanlarda planlanıyor ve şekil alıyor sanki.

Bu anlarda yaşam çizgisiyle hayranlık duyduğum başka bir cesur kadın, ses veriyor sanki benim içimden: “Doğrultusunu çizmeden yenilenme isteği yetmez!” diyor Sevim Belli. Buzda Yürüyüş’ün nihayet Türkçede yayımlanması haberine sevinirken ben, Herzog “Dünya kendini yürüyenlere gösterir” sözünü sanki kulağıma eğilip bana söylüyor .

Bir baba ameliyat masasına bacağını bırakır, insanlar patlayan bombalarla meydanlara uzuvlarını hatta canlarını... Biz ise bize kalanlarla yürüyeceğiz. Çünkü dünyada kalple de yürünür, korkusuz açık bir zihinle de. Elimizde ne kaldıysa ve kalacaksa onlarla yürüyeceğiz biz de. Hayatta kalanlar dünyada yürümeyi sürdürecek. Biz yürüdükçe değişecek her şey.

Canımdan çok sevdiğim biri ben üzgünken ve hayattan yorulmuşken bana hep şunu söyler: Mon, hayatımızın bir dönemi hayatımızın tamamı değildir.
Ve bu sözleri bana güç verir.

Bakın bahar geliyor ve doğa bir kez daha dönüşüyor, uyanıyor. Çünkü mevsimler de hep yürüyor.


* fotoğrafların tümü instagram hesabımdan.

Salı, Ekim 20, 2015

Kuş tüyü gibi bir hafiflesem...



Hayatımın en belirsiz döneminde olabilirim.
İş, özel hayat, kısa-uzun vadeli planlamalar, kısacası her bakımdan... Bu yüzden erkenleri geçe sarıyorum, geçleri erkene alıyorum diyebilirim. Halbuki zorlamadan akışına bırak gitsin işte... Yok... Çalışma hayatım bir ofis bir home office, günlerim bir upuzuun dinlenme zamanları bir en delisinden koşuşturma, geceleri bir uykusuzluk bir uykulara doyma, sevgilimle bir küs bir barışık... İşi bırakıp yeni işe mi odaklanıyorum peki şimdi, yoksa gittiği yere kadar ikisi birden mi? İstanbul'da mı kalıyorum, artık başka şehre göçüp hayatımı basitleştireceğim o zaman mı geldi çattı?...

Hoş gerçi, eskiden beri hayatımda rutinime baş eğmeyen hareketler içinde olabiliyorum mütemadiyen, ama asgari bir düzeni tutturmak da insan hayatında huzur ve rahatlık sağlayabiliyor pek tabi. Sıkıcı diye hepten silmemek gerekiyor şu rutin denilen şeyi.

Siyasi belirsizlik (ki bu da doğrudan var olan işimi etkiliyor), Mischa'nın rahatsızlığı, bayramda İstanbul'dan kaçışım, döner dönmez pattadanak ev sahibimin evi satıyor olduğunu öğrenmem, kimi planlarımın suya düşüyor olmasının yarattığı hayalkırıklığı, sonrasında baş gösteren bir atalet ve umarsızlık, üstüne öbür hafta evime hırsız girmesi... Bu esnada yeni kurulmakta olan bir iş, bir atölye hayali, çıkacak bir kitap, yayın hayatındaki dergimizin yeni sayısı...
Tamamen dağıldım.

Ben yazan-çizen yanımı, yapan-eden yanımdan ayrı tutmaya çalışırım genelde. Biri kafa-tefekkür işi; diğeri el becerisi, bir nevi zanaat. Çocukluğumdan beri ruhumda her ikisini de taşıdığımı bilirim, bilirler. İkisi de yaratıcılık gerektiriyor ama koşulları, materyalleri çok farklı. Doğru mu bu yaptığım bilmiyorum ama yıllardır kendimce bir düzen oturttum bu ayrışmada. Ya da oturttuğumu sandım :) Moda tasarımı ya da içmimarlık okumak istedim, gittim sosyoloji ve tarih okudum. Çünkü el becerisini okumadan da yaparsın ama sosyal bilimler disiplinine kendi kendine o denli vakıf olamazsın dedim. Ama bir yandan da alaylı olarak setlerde styling (hem mekan hem kostüm) yaptım. Felsefeden mezun oldum; siyaset felsefesi, estetik ve ontoloji çalışmak istedim ama ne yaptım, gittim modelistlik öğrendim, kalıp çıkardım, deli gibi mobilya boyadım. Nihayetinde tasarımla ve el becerisiyle ilgili bir iş yapmak istedim, ama felsefede yüksek lisans yaparken birdenbire siyasi iletişimle ilgili bir işim oldu. Bir yandan yazmayı sürdürdüm. Şiirle-edebiyatla gizli ilişkim bu hengamede altan alta ve hep kuvvetlenerek sürdü. Dosyamı beklettim. Üstüne Ankara'dan arkadaşlarla ne zamandır istediğimiz şiir ve eleştiri dergisini (şerhh) çıkardık.

Ama tüm bunlar olurken bir baktım beslendiğimi sandığım şeyler giderek benle beslenmeye, beni yemeye, kemirmeye başlamış. Bir de en basit gündelik işleri ekleyiverin tüm bunların üstüne. Hepten ortadan ikiye bölündüm. İyi yürüttüğümü sandığım bu ikilik, bende zamanla başka ayrımlar ve çıkmazlar da yaratmış olabilir. Hiçbir şeye yetişemememin nedeni belki de sadece budur. Bir durup bakmalı belki de olan biten her şeye. Yani kendime. Her şeye ve bu bölünmeye, yeni bir düzen gerekli belki de. Yoksa barn doorlar yapılır, duvarlar boyanır, sehpalar, komodinler geri dönüştürülür, aylar geçer ve blogda bunların hiçbiri paylaşılmaz. Yayınevinin beklediği dosya aksar, yazılması gerekli yazılar bir türlü yazılamaz. Yapılacakları uzun süre kafada taşımak da çok yorucu. Arada o kafayı boşaltmak, yapılacaklar listesinden bazı maddeler tamamlanıp bitirildiğinde üzerlerini çizmek ve ileriye bakmak gerekiyor. Ama bende her şey yarım kaldığından, kafada taşınanlar giderek birikiyor. Eskiler tamamlanmadan yanlarına yeni maddeler ekleniyor ve kafamdaki bu kalabalık bende inanılmaz bir yük ve enerjisizlik yaratıyor. Her şeyi bir arada yapmaya çalışmak, hayatı hep ertelemek aslında. Ben tam olarak bunu yapıyorum. Her şeyi yapmaya çalışarak sonunda hiçbir şey yap(a)mamak.

Tüm bunları sadece benden daha sık blog yazısı bekleyenlere bir açıklama olarak değil, sorunumu da tüm açıklığıyla karşıma alayım diye yazdım. Çıkmazı tespit edeyim, tüm somutluğuyla kendime görünür kılayım ki harekete geçeyim diye...

Yazdıkça yazmışım. Sıkılmayın sakın, bundan sonra daha kısa kısa yazılarla daha çok çok fotoğrafla geleceğim diyerek gidiyorum. Yazdan, sonbahardan, bazı yapıp-edilenlerden, ev hallerinden ve ahalisinden fotoğraflar var aşağıda...
Şimdilik bu kadar :)