Cuma, Mart 18, 2016

Baharın Gelişi ve Yürümek Üzerine
















5 aydır yazmamışım. Sonbahardı şimdi ilkbahar...

Yaklaşık bir aydır İzmir'deyim. Evimden, bitkilerimden, kedilerimden ve bütün diğer alışkanlıklarımdan ayrı ve uzakta... Çoğunlukla kendimden de ayrı...

Babamın geçirdiği ampütasyon ameliyatı, Urla’daki evimizin üst katının büyük bir yangınla tamamen yanması ve birtakım sonu gelmeyen bürokratik ve ekonomik başka sorunlar için daha da kalacağım buralarda. Üstelik insanlar bombalar altında ölürken bütün bunlardan şikayetçi olmak bir zul...

Eskiden olsa bütün bu ardı arkası kesilmeyen sorunlara karşı büyük bir öfke duyardım, hayatı ve dünyayı suçlar, saatlerce ağlar bazen beni ve etrafımdakileri sonsuz gerginlikler sarmalına sokacağını bile bile bağırıp çağırmaktan kendimi alıkoyamazdım. Oysa her şeyin değiştiği gibi ben de değişmişim ve değişiyorum.

Benim bu hayatta hayran olduğum insan çok olur. Kimdir onlar derseniz, çok büyük, çok önemli, çok başarılı, çok kariyerli, çok güzel, çok bilgili ya da bunlar gibi çok "herhangi bir şey"li insanlar olmaz hiçbiri. Küçük farklar yaratan ama bunu sadece kendi hayatı için değil verdiği ilhamlarla diğer insanlar için de yaratabilen, ediminde görünürde küçük ama esasında büyük farklar taşıyan insanlardır bunlar.

Şu zor günlerde de eskisi gibi öfke nöbetleri geçirmekten veya üzgün ruh halimin beni ele geçirmesine izin vermektense böyle insanların hayatlarına, yaptıklarına çeviriyorum gözlerimi.

Bugünlerde ben, bazen Fukuoka’nın Ekin Sapı Devriminde’ki basit, yumuşak ama hayatı dönüştürücü bir samanının ucundayım, doğanın gerçek doğasını bu mütevazı Japondan okuyor, öğreniyorum. Bazen Defne Suman’ın önce ruh sonra kafa açıcı o içten yazılarında kendime sorular soruyorum, bazen shadow yoga gibi dengeli ama güçlü bir akışta, bazen de Werner Herzog’un “Zihnimle değil ayaklarımla yarattım, kalbime hâlâ tüm filmlerimden daha yakındır” dediği Buzda Yürüyüş kitabının -ya da gerçekten yürüdüğü için deneyiminin demeliyim- öznesiyim.

Bütün bu olup bitenleri başıma gelen birer felaket gibi değil hayatımın nadas zamanları gibi görüyorum artık. Bu nadas zamanlarında belki yol almıyor gibi görünüyorum ama toprağımı havalandırıyor, ileride kalkışacaklarım için kabuk değiştirip yenileniyorum. Hayatım aslında derinden derine bu zor zamanlarda planlanıyor ve şekil alıyor sanki.

Bu anlarda yaşam çizgisiyle hayranlık duyduğum başka bir cesur kadın, ses veriyor sanki benim içimden: “Doğrultusunu çizmeden yenilenme isteği yetmez!” diyor Sevim Belli. Buzda Yürüyüş’ün nihayet Türkçede yayımlanması haberine sevinirken ben, Herzog “Dünya kendini yürüyenlere gösterir” sözünü sanki kulağıma eğilip bana söylüyor .

Bir baba ameliyat masasına bacağını bırakır, insanlar patlayan bombalarla meydanlara uzuvlarını hatta canlarını... Biz ise bize kalanlarla yürüyeceğiz. Çünkü dünyada kalple de yürünür, korkusuz açık bir zihinle de. Elimizde ne kaldıysa ve kalacaksa onlarla yürüyeceğiz biz de. Hayatta kalanlar dünyada yürümeyi sürdürecek. Biz yürüdükçe değişecek her şey.

Canımdan çok sevdiğim biri ben üzgünken ve hayattan yorulmuşken bana hep şunu söyler: Mon, hayatımızın bir dönemi hayatımızın tamamı değildir.
Ve bu sözleri bana güç verir.

Bakın bahar geliyor ve doğa bir kez daha dönüşüyor, uyanıyor. Çünkü mevsimler de hep yürüyor.


* fotoğrafların tümü instagram hesabımdan.

Salı, Ekim 20, 2015

Kuş tüyü gibi bir hafiflesem...



Hayatımın en belirsiz döneminde olabilirim.
İş, özel hayat, kısa-uzun vadeli planlamalar, kısacası her bakımdan... Bu yüzden erkenleri geçe sarıyorum, geçleri erkene alıyorum diyebilirim. Halbuki zorlamadan akışına bırak gitsin işte... Yok... Çalışma hayatım bir ofis bir home office, günlerim bir upuzuun dinlenme zamanları bir en delisinden koşuşturma, geceleri bir uykusuzluk bir uykulara doyma, sevgilimle bir küs bir barışık... İşi bırakıp yeni işe mi odaklanıyorum peki şimdi, yoksa gittiği yere kadar ikisi birden mi? İstanbul'da mı kalıyorum, artık başka şehre göçüp hayatımı basitleştireceğim o zaman mı geldi çattı?...

Hoş gerçi, eskiden beri hayatımda rutinime baş eğmeyen hareketler içinde olabiliyorum mütemadiyen, ama asgari bir düzeni tutturmak da insan hayatında huzur ve rahatlık sağlayabiliyor pek tabi. Sıkıcı diye hepten silmemek gerekiyor şu rutin denilen şeyi.

Siyasi belirsizlik (ki bu da doğrudan var olan işimi etkiliyor), Mischa'nın rahatsızlığı, bayramda İstanbul'dan kaçışım, döner dönmez pattadanak ev sahibimin evi satıyor olduğunu öğrenmem, kimi planlarımın suya düşüyor olmasının yarattığı hayalkırıklığı, sonrasında baş gösteren bir atalet ve umarsızlık, üstüne öbür hafta evime hırsız girmesi... Bu esnada yeni kurulmakta olan bir iş, bir atölye hayali, çıkacak bir kitap, yayın hayatındaki dergimizin yeni sayısı...
Tamamen dağıldım.

Ben yazan-çizen yanımı, yapan-eden yanımdan ayrı tutmaya çalışırım genelde. Biri kafa-tefekkür işi; diğeri el becerisi, bir nevi zanaat. Çocukluğumdan beri ruhumda her ikisini de taşıdığımı bilirim, bilirler. İkisi de yaratıcılık gerektiriyor ama koşulları, materyalleri çok farklı. Doğru mu bu yaptığım bilmiyorum ama yıllardır kendimce bir düzen oturttum bu ayrışmada. Ya da oturttuğumu sandım :) Moda tasarımı ya da içmimarlık okumak istedim, gittim sosyoloji ve tarih okudum. Çünkü el becerisini okumadan da yaparsın ama sosyal bilimler disiplinine kendi kendine o denli vakıf olamazsın dedim. Ama bir yandan da alaylı olarak setlerde styling (hem mekan hem kostüm) yaptım. Felsefeden mezun oldum; siyaset felsefesi, estetik ve ontoloji çalışmak istedim ama ne yaptım, gittim modelistlik öğrendim, kalıp çıkardım, deli gibi mobilya boyadım. Nihayetinde tasarımla ve el becerisiyle ilgili bir iş yapmak istedim, ama felsefede yüksek lisans yaparken birdenbire siyasi iletişimle ilgili bir işim oldu. Bir yandan yazmayı sürdürdüm. Şiirle-edebiyatla gizli ilişkim bu hengamede altan alta ve hep kuvvetlenerek sürdü. Dosyamı beklettim. Üstüne Ankara'dan arkadaşlarla ne zamandır istediğimiz şiir ve eleştiri dergisini (şerhh) çıkardık.

Ama tüm bunlar olurken bir baktım beslendiğimi sandığım şeyler giderek benle beslenmeye, beni yemeye, kemirmeye başlamış. Bir de en basit gündelik işleri ekleyiverin tüm bunların üstüne. Hepten ortadan ikiye bölündüm. İyi yürüttüğümü sandığım bu ikilik, bende zamanla başka ayrımlar ve çıkmazlar da yaratmış olabilir. Hiçbir şeye yetişemememin nedeni belki de sadece budur. Bir durup bakmalı belki de olan biten her şeye. Yani kendime. Her şeye ve bu bölünmeye, yeni bir düzen gerekli belki de. Yoksa barn doorlar yapılır, duvarlar boyanır, sehpalar, komodinler geri dönüştürülür, aylar geçer ve blogda bunların hiçbiri paylaşılmaz. Yayınevinin beklediği dosya aksar, yazılması gerekli yazılar bir türlü yazılamaz. Yapılacakları uzun süre kafada taşımak da çok yorucu. Arada o kafayı boşaltmak, yapılacaklar listesinden bazı maddeler tamamlanıp bitirildiğinde üzerlerini çizmek ve ileriye bakmak gerekiyor. Ama bende her şey yarım kaldığından, kafada taşınanlar giderek birikiyor. Eskiler tamamlanmadan yanlarına yeni maddeler ekleniyor ve kafamdaki bu kalabalık bende inanılmaz bir yük ve enerjisizlik yaratıyor. Her şeyi bir arada yapmaya çalışmak, hayatı hep ertelemek aslında. Ben tam olarak bunu yapıyorum. Her şeyi yapmaya çalışarak sonunda hiçbir şey yap(a)mamak.

Tüm bunları sadece benden daha sık blog yazısı bekleyenlere bir açıklama olarak değil, sorunumu da tüm açıklığıyla karşıma alayım diye yazdım. Çıkmazı tespit edeyim, tüm somutluğuyla kendime görünür kılayım ki harekete geçeyim diye...

Yazdıkça yazmışım. Sıkılmayın sakın, bundan sonra daha kısa kısa yazılarla daha çok çok fotoğrafla geleceğim diyerek gidiyorum. Yazdan, sonbahardan, bazı yapıp-edilenlerden, ev hallerinden ve ahalisinden fotoğraflar var aşağıda...
Şimdilik bu kadar :)

















































Çarşamba, Haziran 17, 2015

BUGÜN DE BÖYLE - 2



             Bugün benim doğum günüm. Üstelik evden çalışıyorum. Ee daha ne olsun :)
             Biraz iş, biraz oolong çayı seremonisi, biraz evdeki çiçeklere, bitkilere bakım, kedilere yarenlik...











                        Today is my birthday. Also I’m working from home today. So, a happy day...

Pazar, Nisan 05, 2015

HAPPY EASTER!





Baharın gelişi, yeniden doğuş, diriliş... Kimisi Nevruz demiş adına, yeni başlangıçlara atlamak için kocaman ateşler yakıp üstünden geçmiş, kimisi Paskalya demiş, bahar rengarenk gelsin diye yumurtaları renklere bulamış. İnsan hangi coğrafya, kültür veya dinde doğarsa doğsun hep yeni olanı umutla karşılamak için bu bayramlar, şenlikler... Kutlu olsun, güzel başlangıçlara vesile olsun.








Have a blessed and happy Easter! Sending my warm wishes, freshness, visual delight, happiness and joy to you for the renewal of spring...

Cumartesi, Mart 21, 2015

Mini Footstool










  
Bu minik ahşap tabureyi zamanında büyük dedem elleriyle yapmış. Boyanmış, boyası sökülmüş, sonra defalarca tekrar üzerine yağlı boya atılmış ve bugünlere gelmiş. Aslında bunun bir tane de eşi var. Çocukken ikisi de odamızda dururdu. Minik iskemle, sandalye türü şeyleri çocuklar kullanır mantığıyla bizim odaya postalanmış, biz de efsane evciliklerimizin demirbaşı haline getirmiştik zavallıyı. Oyuncak bebeklerimize beşik mi olmadı, üstünde Alicevari tea time kurguları mı yapmadık, daha neler neler... Sonra nasıl olduysa bir gün aklıma düştü, hala duruyorsa ben onu İstanbul'daki eve istiyorum dedim. 

Geçen Eylül'de envy green adını taktığım pastel bir yeşil ton tutturmuştum, kenarda cam bir kavanozda duruyordu. Hadi sen pastel yeşil ol bundan böyle dedim. Boyayıp, mumlayıp zımparaladım. Taburenin bana geldiği halinin fotoğrafı yok çünkü yine bir anda hızlıca boyayıverdim. Aklıma düşeni bekletirsem belki bir daha uzun süre vakit bulamam, heves de kaçar gider diye korktum. Alttan çıkan renk bana geldiği hali olan kızıl kahve yağlı boya renk. Henüz verniği de atılmadı. Patricia beni instagramdaki #pastellove oyununa çağırınca paylaştım, sonra dur ben bunu bloğa da bir koyayım dedim.

Hatırası büyük bu mini tabure şimdi, bazen fotoğraf çekerken bazı objelerin yükseltisi, bazen balkondaki küçük saksılara zemin, bazen de kitaplıktaki yüksek raflara erişmek için destek oluyor. O yıllardır böyle çok yönlü kullanılmaya alışkın, çünkü emektar olmak tam da böyle bir şey...

















This mini footstool had beeen made from my great grandpa. It is almost in all my childhood memories. We, three sisters, have used it in our playing houses. I took it from my family home in September as a sweet heirloom. I painted it with a soft pastel green and distressed. Now, I use it multi way. Sometimes as a stair to reach high bookshelves, sometimes as an elevation for flowerpots at the balcony,..